Tanzimat Fermanı Nedir? Nedenleri, Etkileri, Özellikleri

Tanzimat Fermanı Nedir?

Tanzimat Fermanı’nın hukuk yönünden inceleyenler, modern anlamıyla bir anayasa niteliği taşımasa da, onun, anayasal rejime geçiş sürecinde bir çıkış, bir başlangıç noktası olduğunu belirtmektedirler.

Sınırsız yetkileri bulunan hükümdar, böylece, kendi istek ve buyrultusuyla bu yetkilerini sınırlamış, gücünü kullanma yöntemini belli bir statüye bağlamıştır.

Özü bakımından ise bu Hatt-ı Hümâyün, “Devletin modernleşmesi amacını güden ilk reform fermanı” dır. Tanzimat Fermanı’nın metni Fermanın çıkarılmasına yol açan genel gerçekte niteliğinde bir bölümle başlar. Buna göre,

  1. Osmanlı Devleti, kurulduğundan beri Kur’an hükümlerine ve şeriat yasalarına uyulduğundan, devletin gücü, kuvveti ile uyruklarının gönenmesi ve mutluluğu son dereceye ulaşmıştır.
  2. Nedir ki, yüzelli yıldır biribirini izleyen felaketler ve türlü nedenlerden dolayı şeriat yasalarına uyulmadığından, devletin önceki gücü ve bayındırlığı, güçsüzlüğe ve yoksulluğa dönüşmüştür.
  3. Şeriat yasalarıyla yönetilmeyen ülkelerin sürekli olarak yaşayamayacakları apaçık bir gerçektir.

Görülüyor ki, Ferman’da, devletin çöküşü, düpedüz ve açıkça şeriat yasalarına uyulmamaya bağlanmakta, sonunda da genellemeye gidilerek, şeriat yasalarıyla yönetilmeyen ülkelerin kalımlı olamayacakları gibi, ortaya, kesin, o ölçüde de tuhaf bir yargı konmaktadır. Böylece, bir yandan sürüp giden bozuk düzeni düzeltmek yolunda bir önlem olarak Avrupa uygarlığına dönülmek istenirken bir yandan da bu amaçla çıkarılan fermanda, şeriat yasalarıyla yönetilmeyen ülkelerin kalımlı olamayacakları sayını ortaya koymak, yalnız tuhaf olmakla kalmamakta, bizi, açık bir çelişkiyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Yerli, yabancı kimi araştırmacıların önemle üzerinde durdukları bu durum, aslında Osmanlı devletinin yapısından ileri gelen doğal bir sonuçtur:

Ferman’ın getirdiği önemli hükümler şunlardır:

  1. Can güvenliği sağlanacak,
  2. Herkesin durumuna elverişli, adaletli bir vergi düzeni getirilecek,
  3. Askere alınma yöntemi, belli bir süreye ve sıraya bağlanarak bu konuda da adalet sağlanacak,
  4. Mahkeme kararı olmaksızın hükümdar kimseyi öldürtmeyecek.

Bu temel hükümlerin dışında Ferman’da; kaçak bir kimse suç işlerse, mirasglarının bu konudaki hakları gözetilerek, bu kimsenin malına devletçe el-konulmayacağı, “iltizamar yönteminin kaldırılacağı, rüşvetin önlenmesi için gereken önlemlerin alınacağı… gibi, ötekilerin yanında ikinci derecede sayılabilecek birtakım konulara yer verilmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri de; bu sorunları düzenleyecek yasaların, hiçbir ayrılık gözetilmek-sizin, Müslüman olsun, olmasın, devletin bütün uyruklarına eşit koşullar içinde uygulanacağı ilkesidir. Özellikle bu hüküm, şeriata aykırı düştüğü savıyle, sonraları belli çevrelerin büyük tepkilerine yol açan konulardan biri olmuştur.

Ferman’ın sonuna doğru; bu İrade-i Şahane’nin, İstanbul ve bütün ülke halkına ilan edilip açıklanacağı gibi dost devletlerin de, yüce Tanrı’nın izniyle, bu yöntemin, sonuna kadar sürdürülmesine tanık olmaları bakımından İstanbul’daki bütün elçilere de resmen bildirilmesi öngörülmüştür. Durumun, özellikle yabancı elçilere bildirilmesi, sonraları, üzerinde türlü tartışmaların yapıldığı sorunlardan bir başkası olmuştur. Gerçekten de, Tanzimat hareketinin ilan edilmesine yabancı devletlerin tanık gösterilmesi, bu atılımın, onların kefilliği altına sokulması gibi bir sonuç yaratmış, bu da giderek, ülke işlerine yabancı devletlerin karışmalarına olanak hazırlamıştır.

Çağın koşullarına göre, Ferman’ın oldukça sade bir dille yazıldığı söylenebilir. Türkçe bu dönemde, özellikle yazı dili bakımından, henüz bir Şinasi’den yoksundur. Dolayısıyla bu değerlendirmeyi, Tanzimat öncesi Türk nesrinin durumunu göz önünde bulundurarak yapmak gerekir.

Bütün Ferman, beş tümceden meydana gelmiştir. Bunların içinde en uzunu olan ilk tümcenin, “490” sözcükten oluştuğu görülmektedir. Her tümcede, dizi dizi sözcükler, arka arkaya bir-birine eklenmiş ve sık sık kullanılan bağlaçlarla tümceler uzayıp gitmiştir.

Nedir ki, buna karşın Ferman, güç anlaşılır bir dille yazılmıştır denemez. Bu durumun, büyük çoğunluğunun anlayabileceği bir anlatım yolunun seçilmesi zorunluğundan doğduğu anlaşılmaktadır.

Bu arada, “tâyin-i vergi” gibi Arapça asıllı bir sözcükle Türkçe bir sözcükten Farçanın kurallarına göre yapılmış bir tamamlama ile “görüşmek” karşılığında bugün dilinde kullanılmayan, ama bir bakıma daha da uygun görünen- “söyleşmek” sözcüğünün kullanıldığını da, Ferman’ın dil özellikleri arasında belirtmek gerekir.

TANZİMAT’TA GENEL DURUM

Tanzimat Fermanı’nın Etkileri:

Gülhane Hatt-ı Hümayunu ilan olunduktan sonra, Ferman’ın birer örneği eyaletlere gönderildi. Böylece Tanzimat’ın iç-yüzünün Anadolu’da ve Rumeli’de anlaşılması sağlanacaktı. Özellikle Fermanın ilkeleri arasında bulunan, Müslüman olan ve olmayan uyrukların yasalar karşısında eşit sayılacağına ilişkin hüküm, Müslüman halk arasında yaratabileceği hoşnutsuzluklar bakımından, önem taşıyordu. Bundan dolayı bu konu üzerinde dikkatle duruluyor, türlü fırsatlardan yararlanılarak durumun halka açıklanmasına çalışılıyordu.

İmparatorluğun Müslüman olmayan uyrukları arasında Tanzimat, hoşnutluk yarattı. Çünkü Gülhane Hatta Hümuyunu’nun getirdiği ıslahat konularının çoğu, Müslüman olmayan, özellikle Hristiyan olan uyruklara ilişkindi. Ancak, vergi, ceza alanlarındaki ıslahattan Müslümanlar da yararianabileceklerdi, Sözgelimi Müslüman olmayan uyruklar, istedikleri din ve mezhebe bağlanabiliyorlardı. Müslümanlar içinse bu anlamda bir vicdan özgürlüğü söz konusu değildi. Bu da olağandı; çünkü işin burasında şeriat kuralları gibi aşılmaz bir engel vardı. Bundan dolayıdır ki vicdan özgürlüğü ve laikleşme bakımından Tanzimat’ın Türklere hiçbir yeni olanak getirmediği savını ileri sürenler olmuştur.

Öte yandan, Tanzimat’a karşı olan devlet ileri gelenleriyle bunların yandaşları, Ferman’ın, imparatorluğun geleneklerine aykırı olduğunu söylüyorlardı. Bu görüş, Müslüman halk toplulukları arasında yayıldı.

Tanzimat, Avrupa kamuoyunda da olumlu karşılanmıştı. Nitekim Fermanla ilgili olarak yabancı ülkeler elçiliklerinden gelen yanıt yazılarından birinde, “… ilan edilen Tanzimatın memleket için ne büyük nimet” olduğu belirtiliyordu. Öte yandan, Avrupa basınında da Tanzimat’ın önemine ilişkin çeşitli yazılar yayınlanmıştı. İngiltere’nin ünlü Times gazetesinde çıkan bir yazıda, şu satırların yer aldığı görülüyordu: “Şevket-meap Hazretleri devletini, yeniden devlet etti. Öyle bir tanzime koydu ki, Devlet-i aliyye oldu olalı bu usulü bulmamış idi. Bu devlete üç padişah gelmiştir. Biri Fatih, biri Süleyman, üçüncüsü bu olacaktır.”

Tanzimat’ta Adalet:

Tanzimat Fermanı’nın uygulanması, getirdiği temel ilkelerin yasalaştırılması için, gerekli önlemler alınmaya başlanmıştı. Bu amaçla, daha II. Mahmut döneminde kurulmuş bulunan “Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyye” görevlendirildi. Bir anlamda bugünkü Danıştay’la Yargıtay’ın görevlerini birlikte yürüten bu Meclis, çıkarılacak yasaların tasarılarını hazırlamak, Tanzimat’la ilgili bütün sorunlar üzerinde durarak bu konuda yapılanları denetlemek ve gerekli kararları almak yetkisiyle donatılmıştı. Çalışmalarında meşrutiyet yönetiminin kimi yöntemlerini de benimseyen bu kurul böylece, bir Tanzimat meclisi durumuna geldi.

Tanzimat’ın ilânından altı ay sonra bir ceza yasası, arkasından bir ticaret yasası, bir süre sonra da, memurların görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyen bir yönetim yasası çıkarıldı (1846).

Batı’dan, özellikle Fransa’dan aktarılan modern yasaların gereklerine uygun bu yasaların yanında; bir yandan da şeriat temeline dayalı, yurttaşlar arasındaki yaşam ilişkilerinin düzenleyen bir medeni kanun niteliğindeki “Mecelle” (1869) türünden yasalar çıkarılıyordu. Öte yandan, Ticaret ve Asliye karma mahkemeleri kurulmuştu ama, şeriat mahkemeleri de çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bu arada bir de, Müslüman olmayan uyrukların cemaat mahkemeleriyle, kapitülâsyonlardan yararlanan devletlerin kendi elçiliklerinde kurdukları mahkemeler vardı.

Görüldüğü gibi Tanzimat’ta adalet mekanizması, bir birlik ve tutarlılıktan yoksundu. Birbirine karşıt dünya görüşleri doğrultusunda hazırlanmış yasalar, değişik amaçlarla, değişik yapılarda kurulmuş mahkemelerce uygulanmaktaydı. Hele bunlar arasında ayrıcalıklı birtakım mahkemelerin de bulunuşu, adalet kavramıyla bağdaştırılması olanaksız bir durum yaratıyordu.

Tanzimat’ta Ekonomi:

Gülhane Hattı; vergi adaletinin sağlanması, “iltizamat” yönteminin kaldırılması gibi vergiye ilişkin hükümleriyle, maliye konusuna gereken önemi vermişti.

Ne var ki, köklü bir incelemeye, bir tasarıya dayanmayan yüzeysel bir mali ıslahatla, temelinden bozuk bir devlet maliyesini düzeltmek olanaksızdı.

Yıllardan beri süregelen bozuk devlet düzeni, maliyeyi ve bütünüyle ekonomiyi alt üst etmişti. Öte yandan, Tanzimat hareketi ile toplumsal yaşamda görülen gelişme, özellikle saray çevrelerinde ve toplumun belli bir kesiminde, türlü alanlardaki gereksemeleri değiştirip arttırmış; bu durum, giderek büyük israfa yol açmıştı. Avrupa’daki teknolojik gelişmeler sonucu makineleşen sanayi karşısında, aslında sarsıntı içinde bulunan ilkel durumdaki yerli el sanayii, iyice çökmeğe başlamıştı. Toplumdaki bu yeni hareketlilik ise sanayiin, ülkenin gereksemesini karşılamaktan büsbütün uzak kalması sonucunu doğurmuş, bu çöküşün hızının alabildiğine artmasına neden olmuştur.

Bütün bunlar, toplumsal gelişme süreci içinde kaçınılmaz zorunluklardı. XVIII. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa toplumlarının büyük sarsıntılarla geçirdiği aşamayı, şimdi de Türk toplumu geçirmekteydi. Nedir ki, Batı toplumlarında bunun etkileri uzun sürmemişti. Osmanlı devletinin bu bunalımı bu koşullar içinde atlatması ise, olanaksızdı. Kapitülâsyonlar, devletin elini kolunu bağlamış, devletçe bu konuda alınmak istenen küçük ölçüde birtakım önlemlerde olumlu bir sonuç vermemişti. Böylece eski sanayi çökmüş, yenisi ise kurulamamıştı.

Bütün bu olumsuz gelişmeler, alcacaklı devletlere, maliye ve adalet başta olmak üzere çeşitli alanlarda birtakım ayrıcalıklar tanınmasına da yol açıyordu. Giderek bu durum, devlet yapısı içinde yabancıların yönettiği ikinci bir Maliye Bakanlığı demek olan “Düyün-ı Umumiye”nin kurulması sonucunu doğurdu (1881) Düyün-ı Umumiye, devlet içinde ikinci bir devlet demekti.

Koskoca Osmanlı imparatorluğu böylece, ekonomik bağımsız-lığını yitirmiş ve yarı sömürge durumuna düşmüştür.

Tanzimat’ta Ordu:

Askerlik alanınnda Tanzimat Fermanı’nın hükümlerine uyularak, yürürlükte olan düzeni değiştiren önemli yeniliklere gidildi. Nedir ki bu hareket, orduda ıslahattan çok, askere alma koşullarında köklü bir düzenleme niteliği taşımaktaydı.

Bu konuda çıkarılan yasa (1843) uyarınca, süresi beş yıl olan bir nizami askerlik dönemi kabul edildi. Bu beş yıllık hizmet bittikten sonra yükümlüler, yılda bir ay olmak üzere, yedi yıl da redif olarak görevlerini sürdüreceklerdi. Ayrıca her bölgeden askere alınacakların sayısı, o bölgenin koşullarıyla dengeli olarak saptanıyordu. Birden fazla oğlu bulunan ailelerin yalnız bir oğlu askere alınıyor, tek çocuklu ailelerin çocukları askere alınmıyordu.

Öte yandan, bir süre sonra, önceleri hiç askere alınmayan, buna karşılık devlete cizye ödeyen Müslüman olmayan uyrukların da askere alınmasına başlandı. Ne var ki bu durum, hem Müslüman halk arasında, hem de Müslüman olmayan uyruklarca hoş karşılanmadı. Bu yüzden de uygulama ertelendi. Bu arada, Avrupa orduları örnek alınarak örgütlenen orduda eğitim de, batılı yöntemlerle yürütülmeğe başlandı.

Tanzimat’ta Eğitim

Önemli konuların yer aldığı Tanzimat Fermanı’nda eğitim sorunlarına yer verilmemiş olması, haklı eleştirilere yol açmıştır. Ülkede girişilecek her yenilik hareketinin, hatta ülkenin geleceğinin, her şeyden önce, gereksemler doğrultusunda yetişmiş insan gücüne bağlı bulunduğu düşünülürse, bu eksikliğin önemi, daha da belirli biçimde ortaya çıkmaktadır.

Gerçi daha Tanzimat’tan önce Mühendishane, Mekteb-i Tıbbiye, Mekteb-i Harbiye gibi daha çok askeri nitelikte birtakım okullar açılmıştı. Ama bunların karşısında medrese, sıbyan mekteplerini de sultası altında bulundurarak egemenliğini yine sürdürüyordu.

Aslında Tanzimatçılar, medreseleri kaldırma ya da ıslah etme yolunda hiçbir girişimde bulunmamışlar, sıbyan mekteplerini de bunların egemenliğinden kurtararak birer ilkokul durumuna getirememişlerdir.

1845’te milli eğitimle ilgili konuları görüşüp programlaştırmak üzere bir ”Muvakkat Meclis-i Maarıf” kuruldu. Bu kuruluş, sıbyan ve rüştiye mekteplerinin ıslahı ile darülfünunun kurulmasına ilişkin bir tasarı hazırladı. Arkasından yasalaştırılan bu tasarı, medrese ve sıbyan mektepleriyle birlikte, bütün öğretim kurumlarının, olabildiği kadarıyla, ulemanın baskısından kurtanlıp hükümet yönetimine verilmesini öngörüyordu. iptidai mekteplerin ücretsiz ve zorunlu olduğu ilan edildi. Rüştiyeler de parasız olacaktı. Nedir ki, bu hükümlerin çoğu, uygulanamamıştır. 1846’da Mekâtibii Umumiye Nezareti kuruldu. Bu kuruluş, bir Nezaretten çok, milli eğitim işlerini düzenleyerek yöneten bir kurum niteliğindeydi.

Bu arada, rüştiye mekteplerinin, üniversiteye girebilecek düzeyde öğrenci yetiştiremediği düşüncesiyle, Valide Mektebi açıldı (1849). Sonradan Darülmaarif adını alan ve daha çok memur yetiştiren bu okullar, ilk idacliler sayılabilir.

1851’de Encümen-i Dâniş kuruldu. Encümen-i Dâniş, bilim ve teknik alanlarında eserler yazmak, ya da yabancı dillerden bu tür önemli eserleri çevirmek, üniversite açılıncaya kadar, orada okutulacak ders kitaplarını hazırlamak, Türk dilinin gelişmesi yolunda çaba göstermek gibi önemli görevler yüklenmişti.

1858’de, devletin çeşitli kademelerine yönetici yetiştirmek üzere Mekteb-i Mülkiye kuruldu. 1868’de, Avrupa ölçüleriyle orta öğretim yapan bir kuruluş olarak Mekteb’i Sultan? (Galatasaray), öğretime açıldı. Öte yandan, kurulacak darülfünuna öğretmen yetiştirilmek üzere Paris’e öğrenci gönderildi.

Bu yıllarda, eğitim tarihimizin önemli bir olayı olarak, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin çıkarıldığı görülmektedir. (1869). Bu tüzükte, ilk kez, “milli eğitim bir devlet işi, bir genel hizmet olarak düşünülmüş ve o güne kadar parça parça yapılan eğitim ıslahatı bir bütün olarak örgütlendirilmiştir. “Aynı yılda, çeşitli illerde -3 rüştiye ile, İstanbul’da “7” inas (kızlar) rüştiyesi kurulması kararlaştırılmıştır.

Kuşkusuz, bir reform hareketinin başarılı olması hele bizdeki gibi yukarıdan aşağıya yapılmışsa her şeyden önce o düşünce düzeyinde yetişmiş belli bir kadronun varlığına bağlıdır. Tanzimat, bu hareketi başarı ile yürütecek böyle bir kadrodan yoksuldu. Hem öylesine yoksundu ki, değil Batı uygarlık ve kültürünü aktarmak; batı ile siyasal ve diplomatik ilişkilerin yürütülmesinde bile devlet, uzun yıllar, ilkel bir tutumun çaresizliği içinde kalmıştır: Hariciye nazırları yabancı devlet temsilcileriyle görüşebilmek için, 1453’ten başlayarak, yüzyıllar boyunca Fener Rum Mektebi’nden yetişmiş Rumların, çeviri yoluyla aracılıklarına muhtaç olmuşlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.