Atom Bombası Nedir? Nerede Kullanılmıştır?

II. Dünya Savaşı’nda ABD, Japonya’nın ciddi direnişiyle karşılaştı. Atom bombası kullanılması fikrinin, bu direnişe kesin bir çözüm olması amacıyla uygulandığı’ düşünülmektedir. 26 Temmuz’da yapılan Potsdam Konferansı’nda bu fikir gizli olarak görüşülmüştür. Görüşmeler sırasında Başkan Truman, Churchill ve Stalin’e Japonya’ya karşı atom bombası kullanma kararından bahsetmiştir. Aslında Japonya Başbakanı Suzuki başkanlığındaki Japon hükümeti de bu ümitsiz şekilde devam eden savaşa son vermek niyetindeydi, ancak niyetini açıkla-makta çok geç kalmıştı.

Atom bombasının kullanılma sebepleri

Amerika’nın atom bombasını kullanmak istemesi başlıca dört madde altında özetlenebilir:

1. Savaşın süresini kısaltmak,

2. Daha fazla Amerikan askerinin ölmesini önlemek,

3. ABD’nin gücünü dünyaya göstererek atom çağın’ açmak,

4. Sovyetler Birliği’ne gözdağı vererek Uzak Doğudaki genişlemesini sınırlamak.

Ayrıca bombanın yapımında çok fazla harcama olmuştu. Eğer bomba kullanılmasaydı ve savaş daha da uzasaydı, bu harcamanın Amerikan halkına anlatılması çok zor olabilirdi. Hükümet, halkın şiddetli tepkisiyle karşılaşabilirdi.

Bombanın hazırlık aşaması

Atom bombasıyla ilgili ilk çalışmalar Robert J. Oppenheimer öncülüğündeki bir grup bilim adamı tarafından 1942 yılının sonlarında başladı. ABD, Kanada ve İngiltere tarafından organize edilen çalışmalar “Manhattan Projesi” olarak adlandırıldı. Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim adamlarının katkılarıyla gelişen bu proje, yüzyılın en acımasız buluşunu ortaya koydu. Bu beyin takımında öne çıkan bilim adamları çalışmanın öncüsü Robert Oppenheimer, İtalyan bilim adamı Enrico Fermi ve Macar asıllı Leo Szilard’dır. Enrico Fermi, atom bombasının babası olarak anılır.

Başkan Roosevelt atom .bombasının derhal yapılması talim.atım verdikten sonra çalışmalar hızlandırıldı. Bu projede çalı-şan tüm bilim adamları çalışmaları en yakınlarından bile saklamışlardı. ABD hükümeti bu konuda tam bir gizlilik ilkesini esas edinmişti. Çalışmalar devam ederken Başkan Roosevelt beyin kanaması geçirerek öldü ve yerine Truman geçti. Bundan sonraki gizli çalışmalar başkan Truman’ın kontrolünde gerçekleşti. Üç yıl süren çalışmalar New Mexico eyaletinin Los Alamos bölge-sinde yürütüldü. İlk atom bombası denemesi 16 Temmuz 1945 günü Meksika sınırına yakın bir çöl olan Alamogordo’da gerçekleştirildi. Bu patlamanın şiddeti tahmin edilenin çok üzerinde olmuş ve yaklaşık 20 bin ton dinamitin patlamasına eş değer bir etki görülmüştür.

Atom bombasının özü

Atom bombasında biri doğal, diğeri yapay olan iki tür malzeme kullanılır. Bunlardan doğal olanı uranyum, yapay olanı ise plutonyumdur. Bomba; merkezde uranyum ve plutonyumdan oluşan bir öze sahiptir. Nükleer patlamanın oluşabilmesi için bu özün kritik kütleden büyük olması şarttır. Bu esnada kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama olasılığı vardır. Bu yüzden patlayıcı madde özü, bombaya çeşitli parçalar halinde yerleştirilir. Bomba ateşleneceği zaman bu parçaların bir araya gelip bir küre oluşturması gerekmektedir. Bu çeşitli parçaların küre şeklinde birleşmesini sağlamak için Trinitrotoluen yani bildiğimiz TNT, dinamit maddesi kullanılır. Önce TNT patlatılarak, nükleer kütle bir araya gelir ve böylece asıl patlama gerçekleşir.

6 Ağustos 1945: Felaket günü

6 Ağustos 1945, dünya tarihi açısından önemli bir gündür. Bu tarihte dünyadaki en büyük insan katliamlarından yaşanmıştır. 6 Ağustos 1945’te saat sekizi çeyrek geçe Hiroşima’daki ırmağın en geniş kolunun iki yakasını birbirine bağla-yan köprünün üzerine, Enola Gay isimli bombardıman uçağı atom bombası bıraktı. Yaklaşık 51 saniye sonra Little Boy, yani tarihteki ilk atom bombası, patlamış oldu. Bomba 600 metre yükseklikteyken hedefine 200 metreden az bir uzaklıkta patladı. Görgü şahitlerinin ifadelerine göre patlama ilk olarak gözleri kör eden bir ışıkla kendini belli etti. Hemen arkasından gelen yaklaşık 300 bin derecelik ısı yaklaşık 3 km çapındaki birçok şeyin yanmasını sağladı. Daha sonra patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km hızla esen alev rüzgarı çevredeki her şeyi yakıp, tüm İnsanlarda korkunç yapma vakalarına neden oldu.

Atom Bombası Nedir? Nerelerde Ne İçin Kullanılmıştır?Çevredeki fabrikaları, iş yerlerini ve evleri yıktı, binlerce insanın ölümüne sebep oldu. X ışınları kan damarlarındaki akyuvarları yok ederek, insanlarda ağır anemi krizine yol açtı. Tüm bunlar yaşanırken asıl kalıcı hasarı oluşturacak yağmur birkaç dakika sonra başladı. Yağmurla beraber tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Sadece saniyelerle ölçülebilen çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Hiroşima kenti, korkunç bir felakete sahne oldu. Ortaya çıkan ölü ve yaralı sayısı ise dehşet vericiydi. Tek Bir bomba yaklaşık 78 bin kişinin ölümüne, 14 bin kişinin kaybolmasına, 40 bin kişinin ağır ve hafif olarak yaralanmasına neden oldu. 9 Ağustos 1945 günü ikinci atom bombası Nagazaki’ye atıldı. Burada yaşayan halk daha önceden uyanldığı için ölümler Hiroşimaya oranla daha az oldu. İkinci bomba da yaklaşık 36 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 40 bin kişinin de yaralanma-sına yol açtı. İkinci bombardımandan sonra imparator Hirohito, 14 Ağustos 1945’te teslim oldu.

Hiroşima ve Nagazaki’de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945’den sonra da devam etti. Kaybolan yakınlannı harabeler içinde arayan ve gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan birçok kişi farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon aldı. Radyasyondan kaynaklanan ölümler çok ciddi boyutlarda ulaştı. Sivil korunmasız halkı ve özellikle çocukları etkileyen bu olay, atom bombasının insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ortaya koydu.

Nükleer Silahlanma

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalar’ nükleer silahların yıkıcı gücünü tüm gerçekliğiyle ortaya koydu. Little Boy ve Fat Man düştükleri Hiroşima ve Nagazaki’de yüz binden fazla insanın ölümüne neden oldu. Bu saldırı üzerine Japonya savaştan koşulsuz olarak geri çekildi. Nükleer silahların, devletlerin sistemde daha fazla söz sahibi olmaları açısından ne kadar büyük önem taşıdığı anlaşıldı. Bu tarihten sonra ABD artık nükleer silah gücüyle dünyada söz sahibiydi.

Nükleer silahlar diplomasi alanında önemli bir koz sebebiydi. II. Dünya Savaşı sonunda dengeler yeniden kurulurken kapitalist sistem yani ABD kazanmıştı. Potsdam Konferansı’nda sonuç ABD lehineydi. Sovyet Rusya ise çok ağır şartlarını kabul etti. 17 Temmuz 1945 günü, ki aynı zamanda Potsdan-Konferansı’nın başladığı gündür, ABD New Mexicorda ilk nükleer silah denemesini yaptı. Bu durum iki kutuplu sistemde güç dengesini belirleyen unsurun nükleer silahlar olmasına neden oldu. Bu gücü ABD başkanı Truman aralarında şöyle özetlemiştir: “şimdi artık sadece savaşı temelden değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihin ve uygarlığın da seyrine değiştirecek bir sahıptik.”

1945-1949 yılları arasında ABD’nin nükleer silahlar alanındaki üstünlüğü tartışılmazdı. İlk vuruş yeteneği ABD’nin elindeydi. ilk vuruş yeteneği, bir tarafın yapacağı büyük bir saldırıyla, karşı tarafın ikinci vuruş kapaitesini yok ederek savaşın kazanılması anlamına gelir. Bu amaçla, karşı tarafın nükleer silahları hedef alınır. Ancak bu sırada Rusya da nükleer silah üretmek için çalışmalarına hızla devam ediyordu. 1949 yılında SSCB -ilk nükleer silah denemesini yaptı. Ancak ABD bu yarışı daha da ileri götürerek 1952’de hidrojen bombası yaptı. Aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Sovyet Rusya hidrojen bombası- üretti. Artık ABD’nin tek başına üstlendiği nükleer’ silah liderliği sona ermişti.

SSCB’nin 1957’de Sputnik ,uydusunu uzaya yollaması silahlanma yarışın! bir başka boyuta taşıdı. Amerika henüz uzay çalışmalarında başarı gösterememişti.. 1958-1968 yılları-arasındaki dönem iki ülkenin silahlanma yarışıyla geçti. Bu süre boyunca her iki taraf da ciddi şekilde nükleer silah kapa-sitesini arttırmıştı. Bu gerilimli ortam Dehşet Dengesinin oluşmasına neden oldu. Dehşet Dengesi, nükleer güce sahip devletler arasında olası bir nükleer savaşta, ortaya çıkacak toplu yok olma korkusu doğrultusunda doğan dengedir. ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki dehşet dengesi, çok çeşitli imha silahları ve bunları taşıyacak füze sistemlerine sahip iki taraf-tan birinin ilk saldırısına, ötekinin vereceği yanıtın önlenemeyeceği anlayışına dayanmaktadır. Ani bir saldırıda karşı tarafın çok iyi gizlenmiş olan nükleer silah kapasitesinin tam anlamıyla yok edilemeyeceğinin bilinmesi dehşet dengesinin yıldırma gücünü arttırmaktadır. Dehşet dengesi bir yönüyle ola-sı bir nükleer savaşı önlemiş, diğer yönüyle de nükleer silahlanma yarışına yol açmıştır. Bu durumda ilk vuran tarafın karşıdaki tüm nükleer gücü yok edebilmek için karşı tarafınkinden daha fazla sayıda nükleer silah üretmesi gerekmiştir Dehşet Dengesinin varlığı Soğuk Savaş döneminde iki blok arasında topyekün bir savaşı önlemişse de, Kore ve Vietnam Savaşları gibi “bölgesel savaşlar” yaşanmıştır. 1962 yılındaki Küba Füze Krizi her iki tarafa da nükleer savaşın ne kadar yakın olduğu gerçeğini göstermiştir.

Dehşet dengesi, 1972 yılında SALT1 (Strategic Arms Limitation Talks) anlaşmasını beraberinde getirdi. Bu anlaşma saldın amaçlı silahlanmaya Idama getirme, nükleer silahların kullanımının önüne geçmek için imzalanmıştır. Bu anlaşmanın imzalandığı dönemde Sovyet Rusya’nın 1500’e yakın ICBM’i (kıtalararası balistik füze) ve 400’e yakın ise SLBM’i (denizaltından atılan balistik füze) mevcuttu. ABD’nin ise 1000 civarı ICBM’i ve 600’den fazla SLBM’i vardı. Bu anlaşmanın ardından SALT2 imzalandı, ancak ABD kongresi tarafından onaylanmadı.

80’li yıllara gelindiğinde Sovyet Rusya’nın, ABD’nin hamlelerine karşı bir hamle yapamadığı görülmektedir. Mart 1979’da ABD Başkanı Ronald Reagan Yıldız Savaşları Projesi’ni dünyaya duyurdu. Bu stratejik savunma üstünlüğü, uzaydan gelebilecek olan saldırılara karşı, uydu yardımıyla savaş başlıkları hedefini uzayda imha etme sistemidir. SSCB dengeleri alt eden bu projeye karşılık veremez. 80’Ii yıllar içerisinde müzakere edilen STAR 1 (Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması ABD’nin nükleer silahlanmadaki önemli bir zaferi olarak kabul edilmektedir. Antlaşma özellikle Sovyetler’in üstün oldu ICBM’lerin azaltılmasını öngörmekteydi. ABD, bu açıdan bakıldığında antlaşmayı kendi lehine kullanmayı başarmıştır:

Nükleer silahların engellenmesi çalışmaları

Nükleer silahların yayılmasının engellenmesi konusundaki çalışmaları ilk olarak ABD ve SSCB yapmıştır. 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT)’na göre Büyük Britanya, ABD ve Sovyetler Birliği nükleer silah teknolojisine ilişkin bilgileri hiçbir ülkeye aktarmayacaklar ve diğer ülkeler de nükleer silahlara sahip olmaya çalışrnayacaklardı. Antlaşmayı SSCB, ABD, İngiltere, Çin ve Fransa imzaladı. Çin ve Fransa- atom bombasını imal etmiş, ancak hidrojen bombasını üretmemişlerdi. Antlaşmayı imzalamayı Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail de kabul etmediler. Arjantin, Brezilya ve Güney Afrika daha sonraki yıllarda antlaşmayı imzalasalar da, Hindistan, Pakistan ve İsrail günümüzde halen bu antlaşmaya dahil değillerdir. Nükleer silahlanma denildiğinde akla gelen iki önemli ülke olan Kuzey Köre ve Iran ise bu antlaşmayı imzalamışlardır. Ancak İran halen bu antlaşmanın tarafıyken, Kuzey Kore 2003 yılında antlaşmadan çekilmiştir.

Nükleer silahların yayılması tehlikesi Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeniden gündeme gelmiştir. SSCB’ye ait binlerce nükleer silah dağılan ülkelerde kaldı. Kazakistan, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da 4000’e yakın nükleer silah bulunmaktaydı. Bu riskli durumu ortadan kaldırmak için Rusya ve ABD, START 2 antlaşmasını imzalayarak tüm bu ülkelerde kalan nükleer silahların eksiksiz olarak toplanması için anlaşmaya vardılar. Günümüzde dünyada söz sahibi olma aracı olarak nükleer silahlar, statükoyu korumak isteyen ülkeler için vazgeçilmezdir. Aynı zamanda çıkarları diğer sistemlerle çakışan ülkeler için de hem askeri bir savunma hem de siyasi bir saldırı aracıdır. Terör örgütleri açısından ise karşı oldukları sistemi kendi silahıyla vurmak için önemli bir araçtır.

Nükleer silahlanmanın tarihi de göstermiştir ki, silahlanmadaki artış daima uluslararası sistemin kontrolünün tek bir ülkenin elinde olduğu zamanlarda olmuştur. Sistemin kontrolü-nü elinde bulunduran ülkenin artan talepleri ve diğer ülkelerin amaçlarının bu taleplerle çatışması bu duruma neden olmaktadır. Güney Asya’nın, Çin’in artan etkinliği nedeniyle, Orta Doğunun ise ABD’nin bölgedeki taleplerinin bir sonucu olarak önümüzdeki yıllarda artan bir nükleer silah potansiyeline sahip olacağı öngörülmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.