Hızlı Nüfus Artışının Getirdiği Sorunlar

Ülkemizde olduğu gibi birçok ülkede de hızlı nüfus artışı, birçok sosyolojik, ekonomik ve ekolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Çünkü, artan nüfusa karşı, insan yaşamının niteliğini yükseltecek, toplu yoksulluğu ortadan kaldıracak olan doğal kaynakların miktarı ve yaşam dünyalarının taşıma kapasiteleri sınırlıdır. Hatta, yaşam niteliğini yükseltmek için geliştirilen teknoloji, bu kaynakların ve kapasitenin tükenme ve yok olma hızını daha da artırmaktadır. Hızlı nüfus artışından dolayı, mevcut insan nüfusu, besinlerini, mekanların’, sağlık hizmetlerini, yiyecek ve içeceklerini, eğitim olanaklarını artan nüfusla paylaşmak zorunda kalmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde, yüksek yaşam düzeyinden dolayı, nüfus başına düşen kaynak tüketimi de yüksek düzeylerde olmaktadır. Böylece hem yoksul, hem de zengin ülkelerde, doğal kaynaklar farklı nedenlerle baskı altına alınmış bulunmaktadır. Başka bir anlatımla, nedenler farklı olsa bile sonuç aynıdır, yani kaynaklar tükenmekte ve ekolojik denge bozulmaktadır. Çünkü, kırsal kesimde kişi başına düşen toprak ve ürün miktarı azalmakta, göç olayı meydana gelmekte, kentlerde işsizlik art-makta, konut, enerji gereksinimi, çevre kirlenmesi gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Nüfus yoğunluğuna koşut olarak, yanlış kaynak kullanımı da artmaktadır.

Örneğin çok çocuklu Afrikalı aileler marjinal (verimliliği tükenmiş) tarlalarda yoğun tarım yaparak çölleşmeye neden olmakta, çölleşmiş alanların miktarını artırmaktadır. Bu da doğaldır. Çünkü bir ülkede hızlı nüfus artışı varsa, artan nüfusun gereksinimlerini karşılamak için ekonomik kaynakların sömürülmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Bunun sonucunda da ekonomik büyüme, yerini ekonomik çöküntüye bırakmaktadır. Ekonominin doğal kaynakları, denizler, göller, akarsular, ormanlar, meralar ve tarım alanlarıdır. Bu ekolojik sistemlerden yararlanırken, onların taşıma kapasitelerini aşmamak gerekir. Çünkü böylesi bir kullanım şekli, bunlardan yararlanabilmenin sürekliliğini ortadan kaldırır. Oysa, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, doğal kaynakları taşıma kapasitesi sınırlarının aşılmaması, en önemli ve vazgeçilemez temel koşuldur.

Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre, yeterli ve dengeli beslenme için nüfus başına 9 de-karlık tarım arazisi düşmesi gerekmektedir. Ülkemiz için bu miktar halen 3.6 dekar civarındadır. Sadece hububat ekili alan ise yaklaşık 2 dekar civarındadır. Dünya için bu değer 1950 yılında 2.3 dekar iken, 1998 yılında 1.2 dekara düşmüştür. Hatta bazı ülkeler için bu miktarın 0.2-0.7 dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Özellikle nüfusu çok ve nüfus artışı hızlı olan ülkeler için bu bakımdan sorunların boyutu büyüktür. Örneğin Pakistan’ın nüfusunun 2050 yılında 357 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu duruma göre her 7 Pakistan”, bütün besin ürünlerini 2 dekarlık toprakta yetiştirmek zorunda kalacaktır. Bunun pratik sonucu şudur: Kırsal kesimdeki hızlı nüfus artışıyla mülkiyet çok küçük parçalara bölünmektedir. Bunun sonucunda da tarım alanları, ekonomik işletme birimi olmaktan çıkmaktadır. Bunun anlamı beslenme bunalımının doğmasıdır.

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, dünya nüfusunun %20’sini oluşturan 64 ülkede 1.1 milyarlık nüfus, kendi kendini besleyecek kaynaklardan yoksun bulunmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde toplam 841 milyon kişi yetersiz beslenmekte, 5 yaşın altındaki çocuklar, ülkelere göre %40-66 arasında değişen oranlarda açlık sınırında yaşamaktadır.

Buraya kadar verilen sayısal değerler, nüfus artışının sadece zorunlu besin maddesi olan ekmek bakımından ne kadar önemli ekonomik ve sosyal sorunlar doğuracağını göstermektedir. Oysa, aynı dramatik tablo su kaynakları, mera ve orman alanları, denizlerdeki balık yatakları, çevre kirlenmesi için de söz konusudur. Halen tahıl tüketiminin yaklaşık 5 kat, su tüketimininde 4 kat artması da birçok sıkıntılar yaratmış bulunmaktadır. Bir milyar insanın içilebilecek ve kullanılabilecek temiz sudan yoksun olduğu bildirilmektedir. Ayrıca 2 milyar insan sağlık hizmetleri ve elektrik enerjisinden mahrum olarak yaşamını sür-dürmek zorundadır.

Nüfus artışının, bu ve buna benzer ekonomik, sosyolojik ve ekolojik sonuçları birçok bilim insanı tarafından değerlendirilmektedir. Brown ve Christopher (1999) tarafından yapılmış bulunan böyle bir değerlendirme aşağıda özet olarak verilmiştir. Bu araştırıcılara göre, yeni bir yüzyılı yaşarken karşımıza çıkan sorunlardan özellikle şu ikisi büyük bir önem taşımaktadır,

1) Dünya nüfusu geçen yüzyıla kıyasla 4 kat artmıştır.

2) Dünya ekonomisi de yaklaşık on yedi kat büyümüştür. Bu iki süreç çok önemli olan, iki durumu ortaya çıkartmıştır:

  • Dünyamızda, yaşam kaynaklarına aklın alamayacağı kadar baskı yapan ve onları her yıl biraz daha tüketen hızlı bir nüfus artışı olgusu yaşanmaktadır.
  • Dünyadaki yaşam kaynaklarının taşıma kapasitesi sınırlarını zorlayan, çok hızlı bir ekonomik gelişmeyle atalarımızın asla tahmin edemeyeceği yüksek yaşam düzeyine erişilmiş bulunmaktadır. Bu iki sürece dayanılarak şu şekilde bir yargıya varılmaktadır: “Bütün bunların sonucunda, aynen 65 milyon yıl önce, bir meteorun dünyaya çarparak, dinazorları yok etmesine benzer bir olayla ve en geniş nesil tükenmesiyle karşı karşıya kalabiliriz”. Uzmanlar bu durumdan kurtulmak için ne gibi çareler şu şekilde özetlemektedirler:

21. yüzyılda mevcut ekonominin, gittikçe artan nüfusun gereksinimini karşılamaya yetmeyeceği açıktır. O nedenle içinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük sorunu, yaşam kaynaklarını tahrip etmeden, ar-tan nüfusun gereksinimlerini karşılayabilecek ekonomik modeller geliştirebilmektir. Yeni binyılın yaşam dünyasına girmiş bulunuyoruz. Bu içinde bulunduğumuz milenyumda yaratacağı= yeni bir yaşam dün-yası son derece önemlidir. Ancak, birçok ülkede hızlı nüfus artışının sürmesi, bu anlamda yeni bir yaşam dünyası kurulmasını önemli ölçüde engellemektedir. Çünkü, her yıl dünya nüfusuna eklenen 80-100 mil-yon kadar insan, yoksulluğun ortadan kalkması ve doğal kaynaklara olan baskının azaltılması yollarını tıkamaktadır. Gerçekten, özellikle gelişmekte olan ülkelerde aşırı nüfus artışı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin karşılanması, besin ve su güvenliğinin sağlanması çabalarını son derece güçleştirmektedir. Bu ülkelerde hızlı nüfus artışı, aynı zamanda doğal geçim kaynaklarının tahribi anlamına gelmektedir. Örneğin, geleneksel tarım yöntemiyle marjinal sahalarda yoğun tarım yapılması, alınacak ürünü her yıl biraz daha azaltığı gibi, toprak bozulması ve çölleşme gibi süreçleri kamçılayarak, bir kısır döngü yaratmaktadır. Öte yandan bu insanların kendi kaderleriyle baş başa bırakılarak, kaynaklara ulaşma güçlükleri yaratılmasın-dan dolayı, yaşadıkları ortamı her yıl biraz daha tahrip etme sonucunu doğurmaktadır. Bu kısır döngü nedeniyle, yoksul ülkelerde nüfus artışı, çevre tahribi ve geçim sıkıntısı ile özdeşleşmektedir.

Kaynakların tüketimi sadece hızlı nüfus artışı ile de ilgili değildir. Gelişmiş ülke insanlarının sınır tanımayan tüketim tiryakiliğinin devam etmesi, en az nüfus artışı kadar kaynak tüketimi üzerinde etkili olmaktadır. O nedenle, yaşamımızın temeli olan doğal kaynakların sürekliliğinin sağlanabilmesi için, hızlı nüfus artışının durdurulması yanında, doğal kaynakları koruyan bir eğitim, davranış ve çevre ahlakının da geliştirilmesi son derece önemlidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.