Canlılardaki İnorganik Ve Organik Bileşikler Nelerdir?

Canlı hücrelerin moleküler yapılarındaki bileşikler inorganik ya da organik olabilirler. Bu bileşikler örnek bir hücre zarının yapısında, genetik bilgilerin aktarılmasında, hücrelerde kimyasal tepkimelerin gerçekleştirilmesinde ve enerjinin depo edilmesinde büyük rol oynar.

Su, bazlar, asitler, çeşitli tuzlar ve mineraller canlının yapısında bulunan bazı inorganik bileşiklerdir. Karbonhidratlar, yağlar, proteinler, enzimler, nükleik asitler, vitaminler ve ATP canlılardaki organik bileşiklerdendir.

A. Canlılardaki İnorganik Bileşikler

İnorganik bileşikler;

  • Canlı hücrelerin yapısına katılır.
  • Metabolik faaliyetlerde düzenleyici olarak ve yıpranan dokuların onarılmasında görev alır.
  • Canlılar bu maddeleri vücutlarında sentezleyemez. Doğadan hazır alır.
  • Sindirime uğramadan hücre zarından geçebilir.
  • Hücrede enerji elde etmek amacıyla kullanılmaz.

Uyarı: Genel olarak hidrojen, karbon ve oksijen atomlarını bir arada bulundurmayan moleküller inorganik bileşikler olarak adlandırılır.

1. Su

Su yaşamın devamı için vazgeçilmez bir maddedir. Çünkü hücredeki yaşamsal faaliyetler ancak yeterli suyun bulunduğu ortamda gerçekleşir. Hücrelerin içerdiği su miktarı bulundukları yere göre farklılık gösterir. İnsan vücudundaki hücrelerin yaklaşık %70-90 ı sudur. Su bitkilerinde ise bu oran %98 e kadar yükselmektedir. Tohumdaki su oranı %15 in altındadır. Tohumdaki su oranının düşük olması tohumun çimlenmesini sağlayan enzimlerin çalışmasını engeller. Tohumdaki su oranı arttığında ise çimlenme başlar.

Suyun canlılar için önemli olmasının bazı nedenleri şunlardır:

  • Çok iyi bir çözücüdür.
  • İyi bir taşıyıcıdır,
  • Enzimlerin çalışmasını sağlar.
  • Üretici canlılarda fotosentezle besin üretiminde kullanılan temel maddedir.
  • Metabolizma sonucu oluşan zehirli atıkların derişiminin azaltılmasında ve dış ortama atılmasında etkilidir.
  • Vücut sıcaklığının dengelenmesinde görev alır.

2. Asitler, Bazlar ve pH

Suda çözündüğü zaman ortama aktif hidrojen iyonu (H+) veren maddelere asit, hidroksil (OH-) iyonu veren maddelere de baz denir. Bir çözeltinin asitlik ve bazlık derecesi, pH değeri olarak ifade edilir. pH değeri 0-14 arasında değişir. 0-7 arası asidik, 7 nötr, 7-14 arası baziktir.

pH değeri ne kadar küçükse çözelti o kadar asidik, ne kadar yüksekse çözelti o kadar baziktir.

  • Asitlerin tatları ekşidir. Bu bileşikler mavi turnusol kağıdını kırmızıya dönüştürür.
  • Bazların tadı acıdır. Bazlar kırmızı turnusol kağıdını maviye dönüştürür.

Canlılığın sürdürülmesi için hücrede ya da hücreler arası sıvılarda H+ ve OH- iyonlarının dengesinin korunması gerekir. Çok hücreli organizmalarda hücre içi ve hücre dışı sıvIların pH sinin sabit kalmasını sağlayan mekanizmalar gelişmiştir. Buna en iyi örnek kanın pH sinin 7,4 te kalmasında etkili olan karbonik asittir. Karbonik asit (H2CO3) sulu ortamlarda hidrojen (H1 ve bikarbonat iyonlarına (HCO3) ayrışır.

Not : Midenin pH si 3,5; bağırsağın pH si 8,5; derinin pH si 5,5 tir.

3. Mineraller ve Tuzlar

Mineraller organizmanın yapısında az miktarda bulunmalarına rağmen canlılığın sürdürülebilmesi için gereklidir.

Minerallerin canlılardaki bazı önemli görevleri şunlardır:

  • Kanın pıhtılaşması (Ca)
  • Kas kasılması (Ca, Mg)
  • Kan yapımı (Fe)
  • Klorofil sentezi (Fe, Mg, N)
  • Gözeneklerin açılması (K)
  • Sinirlerde uyartı iletimi (Na, K)
  • Tiroksin üretimi (I)
  • Vücut sıvılarının ozmotik basıncının düzenlenmesi (Na, CI, K, Mg)

Doğada tuzlar asit ve bazların tepkimeye girmesi sonucu oluşur.

B. Canlılardaki Organik Bileşikler

Doğal organik bileşikler canlı vücudunda sentezlenir. Birçok organik molekülün iskeleti karbon zincirlerinden oluşur. Organik bileşiklerin yapısında genellikle karbonla birlikte hidrojen ve oksijen elementleri bulunur.

Canlılarda organik bileşikler;

  • Üreme, büyüme, gelişme,
  • Enerji elde etme,
  • Metabolik faaliyetleri düzenleme,
  • Yapı maddesi olma,
  • Kalıtımı ve yönetimi sağlama vb. olaylarda görevlidir.

Canlı vücudunda bulunan organik bileşikler yaptıkları işe göre aşağıdaki şekilde gruplandırılır.

Organik moleküller büyüklüklerine göre monomer, dimer ve polimer diye üçe ayrılır.

Polimer organik moleküller birbirinin aynı ya da benzeri monomerlerin kovaient bağlarla bağlanarak oluşturdukları uzun moleküllerdir. Monomer organik moleküller hücre zarından geçebilecek büyüklüktedir.

Not : Dehidrasyon enzim denetiminde gerçekleşen ve ATP enerjisi tüketilen bir yapım olayıdır. Hidroliz ise, enzim denetimi’ bir yıkım olayıdır. Tepkimenin aktivasyon enerjisi ısı enerjisinden karşılanır. Bu nedenle hidroliz tepkimeleri hem hücre içinde hem de hücre dışında gerçekleşir. ATP harcanmaz.

1. Karbonhidratlar:

Karbonhidratlar yapılarında karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (0) atomu bulunduran organik bileşiklerdir. Hücrelerin gereksinim duyduğu enerji öncelikle karbonhidratlardan karşılanır.

Karbonhidratlar; DNA, RNA ve ATP nin yapısına katılır. Lipit ve proteinlerle birleşerek hücre zarının ve bitkilerde hücre çeperinin yapısına katılır.

Karbonhidratlar monosakkaritler, disakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere üçe ayrılır.

a Monosakkaritler

Basit şekerler olarak adlandırılan monosakkaritler karbonhidratların monomerleridir. Suda çözünürler ve tatlıdırlar.

Biyolojik açıdan önemli monosakkaritler 5 C lu (bentoz) ya da 6 C lu (heksoz) dur. 5 C lu Riboz RNA ve ATP nin, deoksiriboz DNA nın yapısına katılır. Bu monosakkaritler hücrede enerji molekülü olarak kullanılmaz.

6 C lu glikoz canlılarda enerji gereksiniminin karşılanmasında en çok kullanılan moleküldür. Fruktoz (meyve şekeri) ve galaktoz (süt şekeri) vücuda dışardan besin olarak alındıklarında karaciğerde glikoza çevirilir ve kana karışır. İnsan kanında 100 mL de 90 mg glikoz bulunur. Beynin en önemli yakıtı olup, proteinlerle birleşerek glikoprotein, lipitlerle birleşerek glikolipiti oluşturur. Bu şekilde yapı maddesi olarak hücre zarının yapısına katılır.

b Disakkaritler

İki molekül monosakkaritin glikozit bağı ile bağlanması sonucu oluşur. Canlılarda en çok bulunan disakkaritler maltoz, sakkaroz (sükroz) ve laktozdur.

  • Glikoz + Glikoz -> Maltoz + H²O,
  • Glikoz + Fruktoz -> Sükroz + H2²O
  • Glikoz + Galaktoz -> Laktoz + H²O

Maltoz, malt şekeri olup, arpa tohumunda bol miktarda bulunur.

Sükroz, çay şekeri olup, şeker pancarı ve şeker kamışından üretilir.

Laktoz, memeli sütünde bulunur ve yavru için önemli bir besin kaynağıdır.

c Polisakkaritler

Çok sayıda glikozun dehidrasyonu ile oluşmuş makromoleküllerdir.

Canlılarda besin deposu ve yapısal madde olarak kullanılan polisakkarit çeşitleri şunlardır.

Nişasta, bitkilerde fotosentez ürünü olan glikozun fazlasının kök, gövde, yaprak, tohum ve meyve vb. kısımlarındaki depo formudur.

Glikojen hayvanlarda özellikle karaciğer ve kas hücrelerinde depo edilir. Karaciğerdeki glikojen gerektiğinde glikoza dönüştürülerek kana verilir ve vücudun enerji ihtiyacı karşılanır. Bu depolar yemek yenmediğinde ise bir günde tüketilir. Glikojen aynı zamanda bakteri ve mantar hücrelerinde de depo edilen bir polisakkarittir.

İnsan ve hayvanların besinlerle aldıkları polisakkaritler ve disakkaritler, sindirim sisteminde monosakkaritlere yıkılarak vücutta kullanılır hale getirilir.

Selüloz, bitki hücrelerinde hücre çeperinin temel bileşenlerini Selüloz, nişasta ve glikojen, glikoz moleküllerinden oluşmasına rağmen birbirinden farklı olmaları, glikoz moleküllerinin sayısı ve bağlanma düzenindeki farklılıktır.

Kitin, eklem bacaklıların dış iskeletlerinin yapısın-da bulunur. Mantarlarda da hücre duvarının yapısında bulunur. Kitin selüloza benzer, ancak selülozdan farklı olarak yapısında azot bulundurur.

2. Lipitler

Lipitler kutuplu bir yapıya sahip olmadığından suda çözünmez. Benzen, aseton, eter ve kloroform gibi organik çözücülerde çözünürler. Yapılarını karbon, hidrojen, oksijen elementleri oluşturur. Fosfor ve azot yapıya katılabilir.

Lipitler; trigliseritler, fosfolipitler ve steroitler olarak gruplandırılır.

a Trigliseritler (Nötr Lipitler)

Doğada en çok bulunan lipit şekli olup, hayvanlarda depo edilen lipit çeşididir. Trigliseritler, bir gliserol molekülü ile üç molekül yağ asidinin ester bağlarıyla bağlanması sonucu oluşur.

3 Yağ asidi + Gliserol Trigliserit + 3H20

Trigliseritlerin yapısında yer alan yağ asitleri doymuş ve doymamış yağ asitleri olmak üzere iki grupta incelenir. Karbon atomları arasında tek bağ bulunan yağ asitlerine doymuş yağ asidi, çift bağ bulunan yağ asitlerine de doymamış yağ asidi denir.

Doymamış yağ asidi içeren yağlar oda sıcaklığında sıvıdır. (Pamuk yağı, soya yağı, mısır yağı, bitkisel tohum yağları vb.)

Doymuş yağ asidi içeren yağlar oda sıcaklığında genellikle katıdır. (Tereyağı, kuyruk yağı vb.)

Yağ asitlerinin bir kısmı vücutta sentezlenirken bir kısmı dışardan hazır olarak alınır. Vücutta sentezlenemeyen ve vücuda dışarıdan alınması gereken yağ asitlerine temel (esansiyel) yağ asitleri denir.

Besin olarak alınan karbonhidratların ve proteinlerin fazlası yağ doku hücrelerinde trigliserit şeklinde depolanır.

b Fosfolipitler

Proteinlerle birlikte hücre zarının yapısına katılan lipit gruplarındandır. Fosfat ve gliserol grubu içeren bir baş ile buraya bağlı iki yağ asidinden oluşur. Fosfat grubu suda çözünürken, yağ asidi içeren kuyruklar suda çözünmez. Fosfolipitler hücre zarında çift katlı bir tabaka halinde düzenlenmiştir.

c Steroitler

  • Steroitler hücre zarının geçirgenliğini ve dayanıklılığını artırır.
  • Sinir hücrelerinde yalıtım görevi yapar.
  • Erkek ve dişi eşey hormonlarının yapısına katılır.
  • D vitamini yapımında kullanılır.

Bir steroit olan kolesterol hayvan hücrelerinde zar yapısına katılır. Bitkisel hücrelerde bulunmaz. Vücudumuz kolesterolü kullanarak kortizol hormonunu ve yağları mekanik olarak sindiren safra tuzunu üretir.

Lipitler vücudun en ekonomik enerji kaynağıdır. Oksijenli solunumda yıkıldıklarında bol miktarda enerji ve metabolik su verir. Ayrıca deri altında depolanarak hem ısı yalıtımını sağlar hem de içteki organları vurma ve çarpmalardan korur.

Not : Steroltier birbiriyle kaynaşmış dört halkadan oluşan polimer yapıtı olmayan maddelerdir.

3. Proteinler

Proteinler büyük ve karmaşık yapıcı organik bileşiklerdir. Karbon, hidrojen, oksijen ve azot elementi içerirler. Ayrıca yapılarında kükürt ve fosfor da bulunabilir.

Proteinlerin temel yapı taşları amino asitlerdir. Bir amino asidin yapısında amino grubu (NH2), karboksil grubu (—COOH) ve radikal (değişken) grup vardır. Radikal grupların farklı olması amino asitlerin çeşitliliğini sağlar.

Amino asitler birbirlerine amino ve karboksil gruplarıyla bağlanırlar. Ribozom organelinde peptit bağlarıyla bağlanarak dipeptit, tripeptit, polipeptit ve proteinleri oluştururlar.

Doğada proteinlerin yapısına katılan yirmi çeşit amino asit bulunur. Bu amino asit çeşitlerinden sekiz tanesini sentezleyecek metabolik yol insanlarda yoktur. Sentezlenemeyen ve dışarıdan hazır olarak alınan amino asit çeşitlerine temel (esansiyel) amino asitler denir.

Bitkiler bütün amino asit çeşitlerini kendileri sentezlerler.

Hücrede sentezlenen protein her canlıda kendine özgüdür. Proteini oluşturan amino asitlerin çeşidi, sayısı ve dizilişi genlerle kontrol edilir. Canlılar arasındaki protein benzerliği akrabalık derecesini belirler.

Bir canlının farklı dokularında farklı protein çeşitlerinin üretilmesi aktif genlerinin farklılığından kaynaklanır.

Proteinlerin; ısıtma, yüksek basınç ve tuz derişimi gibi etkenlerle yapısı bozulur. Bu olaya denatürasyon denir. Yapısı bozulan proteinler biyolojik aktivitelerini kaybederler. Denatürasyon, polipeptit zincirinde katlanmalara neden olan hidrojen ve disülfit bağlarının kopması sonucu düz polipeptit yapıya (birincil yapı) indirgenme sonucu oluşur.

Vücuda karbonhidrat ve yağların yeterli alınmadığı durumlarda enerji verici olarak kullanılan protein miktarı artar. Uzun süren açlıklarda ise yapısal proteinler enerji ham maddesi olarak kullanılır. Bu durumda sırasıyla eşeysel proteinler, kas proteinleri ve sinir sistemi proteinleri tüketilir. Gereksinimden fazla tüketildiklerinde ise vücutta karbonhidrat ve yağa dönüştürülerek depo edilir. İnsan vücudunda önemli bir protein deposu bulunmadığından protein yetersizliğine bağlı olarak önemli sorunlar ortaya çıkar.

Bu sorunlardan bazıları şunlardır:

  • Büyüme yavaşlar, zihinsel gelişmede gerilemeler görülür.
  • Savunma sistemi zayıflar, vücut direnci azalır.
  • Onarım güçleşir, yaralar geç iyileşir.
  • Zehirlenmelere karşı direnç azalır.
  • Dokular arasında sıvı birikir. (ödem)
  • İdrar salgılanmasında artmalar görülür.

4. Enzimler

Kimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için tepkimeye girecek madde moleküllerinin aktifleşerek belirli bir enerji düzeyine ulaşması gerekir. işte tepkimenin gerçekleşmesini sağlayan bu enerji düzeyine aktivasyon enerjisi denir. Tepkimenin gerçekleşmesi için ortamı ısıtmak tepkimeye girecek maddeleri aktivasyon enerjisine ulaştırır. Fakat canlı sistemlerde yüksek sıcaklık hücreye zarar verir ve yapısını bozar.

Canlı hücrelerde kimyasal tepkimelerin aktivasyon enerji engelini düşürerek tepkimeleri hızlandıran biyolojik katalizörlere enzim denir.

Enzimler, protein yapılı olup, genlerin kontrolü altında ribozomlarda sentezlenirler. Enzimler tepkime sonunda oluşacak, ürün miktarını değiştirmez. Tepkimenin yönünü, denge sabitini ve net serbest enerjideki değişimi etkilemez.

Enzimlerin Yapısı: Enzimlerin bazıları sadece protein yapılıdır. Birçok enzimin aktif hale gelebilmesi için protein kısma (apoenzim) inorganik veya organik molekül bağlanması gerekir.

Bileşik enzimlerin asıl iş yapan bölümü yardımcı kısmıdır. Enzimin hangi maddeye etki edeceğini ise protein kısmı belirler.

Enzimlerin Özellikleri

  • Enzimler substratlarına geçici olarak aktif bölgelerinden bağlanır. Enzimlerle substratları arasında kilit-anahtar uyumu vardır. Aşağıdaki şemada bir disakkarit olan sükrozun enzim etkisiyle yapı birimlerine ayrılması gösterilmiştir.
  • Enzimlerin substratlarına özgül olması, hücre metabolizmasının doğru bir şekilde yürümesini, substratın sadece belirli metabolik yollara katılmasını sağlayarak rastgele kullanımını önlemiştir.
  • Enzimler genellikle çift yönlü çalışır.
  • Her hücrede tepkime çeşidi kadar enzim çeşidi vardır.
  • Enzimler belirli bir koenzim ya da kofaktörle birlikte çalışır. Fakat bir koenzim ya da kofaktör birden fazla enzim çeşidi ile çalışabilir.
  • Enzimler çok hızlı çalışır.
  • Enzimler kimyasal tepkimelerden değişmeden çıkarlar; bu nedenle tekrar tekrar kullanılırlar.
  • Enzimler hücrede üretilir, bazıları sindirim enzimleri gibi hücre dışında çalışır.
  • Enzimler yapay olarak üretilebilir.
  • Takım halinde iş gören enzimlerin çalışması geri beslenme mekanizması ile düzenlenir.

Hücrede DNA, RNA ve ATP sentezi için gerekli olan enzimlerin üretilmemesi hücrenin ölümüne neden olur.

Enzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler

1. Sıcaklık : Enzimler protein yapılı olduğu için ortamdaki sıcaklık değişimlerinden etkilenirler. Enzimlerin yüksek sıcaklıkta yapıları bozulurken, çok soğuk ortamlarda inaktif olurlar. Optimum sıcaklıkta maksimum hızla çalışırlar.

2. pH Değeri : Enzimler ortamın pH değişimlerine çok duyarlıdır. Her enzimin en iyi çalıştığı belli pH aralığı vardır.

3. Enzim Derişimi : Ortamda sınırsız substrat varsa, enzim derişimi arttıkça reaksiyon hızı artar. Fakat substrat derişimi sınırlı ise enzim miktarı arttıkça reaksiyon hızı belli bir noktaya kadar artar, o değerden sonra sabit hızla

4. Substrat Yüzeyi ve Substrat Derişimi : Substrat yüzeyi arttıkça substratın enzimle çarpışma olasılığı arttığı için reaksiyon hızı artar. Enzim miktarının sınırlı olduğu bir ortamda substrat miktarının artırılması tepkime hızını artırır. Ancak enzim substratına doyduktan sonra tepkime hızı sabitleşir.

5. Su : Enzimler etkinliğini su varlığında gerçekleştirir. Genellikle su miktarının %15 in altına düştüğü ortamlarda etkinlik gösteremezler.

6. Kimyasal Maddeler : Bazı maddeler enzim etkinliğini artırır. Bu maddelere aktivatör madde denir. Örneğin bazı metal iyonları bazı enzimlerin etkinliğini arttırır.

Bazı maddeler de enzimlerin etkinliğini durdurur. Bu maddelere inhibitör madde denir. Siyanür, kurşun, cıva gibi ağır metal iyonları birer inhibitördür.

5. Vitaminler

  • Hayatsal faaliyetlerin düzenlenmesinde rol oynarlar.
  • Vitaminler genellikle metabolik tepkimelerde koenzim olarak görev yaparlar.
  • Bitkiler vitaminleri kendileri sentezlerken insanlar besinlerden sağlar.
  • Vitaminler basit moleküller olup, diğer organik moleküllerden farklı olarak sindirilmeden kana geçerler.
  • Hücrelerde yapıya katılmazlar ve enerji üretiminde kullanılmazlar.
  • Vitaminler, oksijen, güneş ışığı, ısı, bakır, demir gibi bazı metallerle temas gibi nedenlerden dolayı kolaylıkla yapıları bozulabilir.
  • Günümüzde vitaminlerin kimyasal bileşimleri bilindiği için istenilen vitaminler sentetik olarak üretilir.
  • Vitaminler yağda ve suda çözünen vitaminler olmak üzere ikiye ayrılır.
  • Yağda eriyen vitaminler A, D, E ve K suda eriyen vitaminler C ve B grubu vitaminlerdir.
  • Yağda çözünen vitaminler özellikle karaciğerde depolanır. Eksiklikleri geç ortaya çıkar. Normalden fazla alınması durumunda zehir etkisi yapabilir.
  • Suda eriyen vitaminler vücutta depolanmadığı için ihtiyaç fazlası, idrarla vücut dışına atılır.

B Vitaminleri

Çok sayıda enzimin koenzim kısmı B vitaminlerinden oluşur. Dolayısıyla enzimlerin çalışmasında ve metabolizmanın yürümesinde önemli katkıları vardır.

B1 Vitamini (Tiamin) Eksikliğinde karbonhidrat metabolizması yavaşlar. Kalp yetmezliği, sinirsel hastalıklar ve zihin bulanıklığı ortaya çıkar. Uzun süreli eksikliği beriberi hastalığına neden olur. Tohumlar, meyveler, kuruyemişler ve et önemli kaynaklarıdır.

B2 Vitamini (Riboflavin) Eksikliğinde görme, karaciğer ve sinir bozuklukları; dudaklarda ve dilde yaralar ortaya çıkar. Süt, peynir, karaciğer, buğday tohumu ve lifli sebzeler önemli kaynaklarıdır.

B3 Vitamini (Niyasin) Eksikliğinde pellegra hastalığı ortaya çıkar. Deride iltihaplanma ve dilde yaralar görülür. Tahıllar, et, karaciğer ve bağırsak bakterileri önemli kaynaklandır.

B vitaminin ayrıca pantotenik asit, piridoksin (B6), folik asit (B9), kobalamin (B12) gibi çeşitleri vardır.

C Vitamini :

Eksikliğinde skorbüt (diş eti kanamaları) hastalığı ortaya çıkar. Eklemlerde şişme ve ağrı olur. Yaralar geç iyileşir. C vitamini vücudun direncini artım. Bağ dokusu oluşumu için gereklidir. Taze sebze ve meyveler önemli kaynaklarıdır.

A Vitamin :

Genel olarak vücuda provitamin olarak alınır ve karaciğerde vitamin A ya dönüştürülür. Vücudun direncini arttırır. Görme pigmentlerinin yapısına katılır. Büyümeye yardımcı olur. Spermatogenezi destekler. Eksikliğinde deride kuruma ve pullanma görülür. Vücudun direnci düşer. Gece körlüğü ortaya çıkar. Meyve ve tahıllar süt ürünleri, karaciğer, balık ve böbrek A vitamininin başta gelen kaynaklarıdır.

D Vitamini :

Vücuda provitamin olarak alınır. Güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle deri altındaki yağ tabakasında D vitaminine dönüştürülür. Kalsiyum ve fosforun ince bağırsaktaki emilimini arttırarak kemiklerde birikmesini sağlar. Eksikliği çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarına yol açar. Yumurta sarısı, süt, balık yağlan ve tereyağı önemli D vitamini kaynaklarıdır.

E Vitamini : 

Çeşitli deney hayvanlarında eksikliği alyuvar bozukluklarına, kaslarda zayıflamaya ve erkeklerde kısırlığa neden olmuştur. Son zamanlarda oksijenin zararlı etkisine karşı hücreyi koruduğu ve yaşlanmayı geciktirdiği anlaşılmıştır. Yeşil sebzeler, tohum yağları, et ve yumurta sarısı E vitaminin başlıca kaynaklarıdır.

K Vitamini 

Kanın pıhtılaşması için gerekli olan maddelerden birinin (protrombin) yapımı için gereklidir. Eksikliğinde kanın pıhtılaşması yavaşlar. Kanamalar artar. insanda, yeteri kadar K vitamini bağırsaklardaki bakteriler tarafından sentezlenir. Fakat bu bakterilerin ölümüne yol açan maddeler ve yağların emilimini aksatan faktörler K vitamini eksikliğine yol açar. Yeşil sebzeler ve bağırsak bakterileri önemli K vitamini kaynaklarıdır.

Not : Hormonlar, vücudumuzda iç salgı bezleri tarafından salgılanan, genellikle protein yapılı olan, kan tarafın-dan hedef organa taşınan, düzenleyici organik moleküllerdir.

6. Nükleik Asitler

DNA ve RNA nükleik asitler olarak adlandırılan organik bileşiklerdir.

Nükleik asitlerin hidrolizi sonucu nükleotidler oluşur. Bir nükleotidin yapısında;

  • Beş karbonlu şeker
  • Azotlu organik baz
  • Fosfat grubu bulunur.

7. ATP (Adenozin Trifosfat)

Nükleotitler yalnızca nükleik asitlerin yapısında bulunmaz. ATP nin yapısında adenin bazı, riboz şekeri ve üç fosfat bulunur. ATP nin hidroliziyle enerji açığa çıkaran tepkimeler tüm canlı hücrelerde gerçekleşir. ATP hücre içinde sentezlenir ve hücre içinde harcanır. Başka hücrelere aktarılmayan bir moleküldür. ATP nin asıl kaynağı güneştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.