Aşık Veysel Kimdir? Nerelidir? Hayatı ve Eserleri Nelerdir?

Âşık Veysel geleneksel aşık tipinin kendi yöresi içinde yer alan tüm özelliklerini taşımaktadır. Bu bakımdan özgün bir saz çalış tekniği vardır ve deyişlerini bu tavrın dışında çalmamaya özen gösterir. Kendine has bir söyleme tekniği ile diğer icracılardan hemen ayrılır. Deyişlerini ve yöre türkülerini bütünüyle yerli ağızla söyler.

Hayatı: Zor ve Acılı Yıllar Aşık Veysel Şatıroğlu 1894 (H. 1310) yılının mayıs ayında Sivas’ın Şarkışla İlçesi’nin Sivrialan Köyü’nde dünyaya gelir. Annesi Gülizar Hatun, babası Ahmet Ağa’dır.

Aşık Veysel KimdiVeysel’in doğduğu Sivrialan köyü kıraç, verimsiz topraklara sahiptir. Köylüler kara sabanla çift sürer, kağnı ile sap, saman getirir, bir çift öküzle döven koşarlar. Yaşam zordur köyde… Tarım ve hayvancılığa dayalı üretim biçimi, kır tipi hayat tarzı Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Sivrialan Köyü’nde de hüküm sürmektedir… İşte bu zorlu hayat koşulları içinde, 7 yaşına kadar, koşar, oynar, coşar, güler Veysel… O yıl köyü kasıp kavuran çiçek hastalığı salgınına Veysel’le birlikte iki kardeşi daha yakalanır. Kardeşlerden ikisi o yılların aman vermeyen hastalığına, köydeki pek çok çocuk gibi yenik düşerler ve ölürler… Veysel ise sol gözünü kaybeder…

Hem Veysel hem de ailesi, kaderlerine çaresiz razı olurlar. Ama felaketler bunla kalmaz; kötü kader yakasını bırakmak istemiyordur Rivayet odur ki; bir gün babası inek sağarken Veysel babasının yanına gelir. Ters ve âni bir hareketinden ötürü orada duran öküzün boynuzu Veysel’in sağ gözüne girer; o gözü de hemen orada akıp kör olur… Ailesinin tedavi için ne maddi’ imkânları vardır, ne de yol yordam biliyorlardır. Bu çaresizlik içinde babası Ahmet Ağa, Veysel’in bu talihsizliğine bir yandan üzülür, bir taraftan da ona yardım etmeye çalışır. Neyse ki yaşadığı ortam, Veysel’in başından geçenleri kısmen de olsa unutturacak, ona yeni bir hayat sunacaktır.

Gençlik Yıllan ve Evliliği Veysel’in dilinin çözüldüğü yıllar, gençliğe adım attığı yıllardır. Babası,Veysel’in evlenme çağının geldiğini düşünmektedir. Bu düşüncesini kısa bir süre sonra hayata geçirir ve akrabalarından Esma’yı Veysel’le evlendirir. Veysel karısını sever; ancak bu sevgi kıskançlığı da beraberinde getirecektir. Karısı Esma bu kıskançlıkla dolu hayata 8 yıl tahammül edebilir; bu duruma dayanamayacağını anlayınca bir başkasıyla kaçıp terk eder Veysel’i…

Bu olaydan sonra Veysel daha da içine kapanır. Bu dönemde arkadaşı Kürt Kasım, Veyseli yalnız bırakmaz; can yoldaşı olur ona. Kürt Kasım Veysel’e can yoldaşı olmak, onunla birlikte saz çalıp türkü söylemekte kalmaz, Veysel’in ikinci evliliği için de aracı olur. Bir süre sonra Zara’dakii (Yalıncak Baba Türbesi’nin işlerini yapan Gülizar Hanım ile evlenirler.

Veysel bu olayların ardından köyüne döner ve yaşamına devam eder. Çok geçmeden annesi ve babası ardı ardına hayatlarını kaybeder… Bir süre sonra çocukları olur; hayatım onlara adar. Yaşamını böylece sakin ve huzur içinde devam ettirir.

Yaşadığı Çevre ve Yetişme Koşulları: Aşık Veysel’in yaşadığı Sivas (Şarkışla) ve çevresi zorlu doğa koşullarına sahip bir yöredir. Veysel’in bu çevrede yaşadığı yıllar, -yani 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başları- kapalı bir sosyal yapının var olduğu, üretim ve tüke-tim ilişkilerinin bitmek tükenmek bilmeyen kısır bir döngü içinde devam edip gittiği yıllardır. Bu da yetmiyormuş gibi yoksulluk, kıtlık, savaş ülkeyi kırıp geçirmektedir. Veysel’in gençliği 1. Dünya Savaşı yıllarına rastlar. Elbette gözünden ötürü askere alınmaz ama tüm Anadolu halkı gibi o da savaşın sıkıntısını,.zorluklarını büyük ölçüde yaşar.

Aşık Veysel’ın. köyü Alevi’ inanç ve kültürüne mensup bir Türkmen köyüdür. Özellikle kış aylarında Aleviliğin gereği olarak köye dedeler gelir, muhabbet edilir, âyin-i cemler yapılır. Bu toplantılarda hem müzik ve söz aracılığı ile mistik bir evrene yolculuk yapılır, hem de toplantının bir kısmında dünya işleri konuşulur, tartışılır. Mürşitler, dedeler konuşur; talipler dinler. Pek çoğu tasavvuf terimleriyle dolu olan deyişler okunur, zakirler sazlarıyla söze eşlik ederler.

Cemlerde çalınıp söylenen deyişler, duvazlar, semahlar zaman zaman didaktik bir üslupla söylense bile, çoğu kez insanı duygusal bir ruh haline götüren coşkulu eserlerdir. Veysel’in mensubu olduğu toplum, dolayısıyla yaşadığı köy, her yıl bu türden toplantılara sahne olur. Sivrialan’ın da içinde bulunduğu bu bölgeden (Emlek Yöresi) yetişen ünlü aşıklar vardır. ‘Kemter’, ‘Aşık Veli’, ‘Aşık Hüseyin’, ‘Agah’i’, `Ali İzzet Özkan’, `Devrani, `Talibi, (19. yüzyıl aşıklarından), ‘Kul Sabri’ bu yörenin aşıklarından yalnızca birkaçıdır. Veysel bu aşıkların bazılarıyla tamir; onlarla arkadaşlık yapar. Bir kısmını tanıma fırsatı bulamaz, ama onların da deyişlerini dinler, sözleriyle pişer. Veysel’in aşık olarak tanınmasında ve bu mesleği yapmasındaki etmenler arasında şansla beraber onun duygu dünyasını besleyen, geleneksel kültürünü aldığı bu çevreyi de gözardı etmemek gerekir.

Talih Kuşu Kopya Geliyor: 1931 yılında, dönemin Sivas Maarif Müdürü Ahmet Kutsi Tecer ve onun birkaç yakin arkadaşının çabasıyla `Halk Şairlerini Koruma Derneği’ kurulur. Dernek üyeleri Sivas’ta bir ‘Halk Şairleri Bayramı’ düzenlemek fikrini kısa zamanda geliştirirler ve hayata geçirirler. Bayram süresince çalıp söyleyecek yerel müzikçileri ve aşıkları belirlemek ise başlı başına bir sorundur. Zira o yıllarda yerli sanatçılar bugünkü gibi rahatlıkla geniş kitleler önünde sanat uygulaması yapamazlar. ‘Halk Şairleri Bayramını Düzenleme Komitesi’, Şarkışla’nın Sivrialan Köyü’ne de uğrar. Heyet, Veysel’in evine geldiğinde Veysel karısına evde olmadığını söyletir, katılmak istemez bu etkinliklere. Aslında çekinmektedir, hatta biraz da korkusu vardır. Zira devletin adamlarının onu soruşturmasının ardından, ‘başına bir iş geleceğini’ düşünür. Talih kuşunun kapısına kadar geldiğinin farkında değildir. Ancak, Tecer’in ısrarları karşısında dayanamaz ve bayrama katılır. Ve Bayramın en renkli simalarından biri haline gelir. 1931 yılına, yani 37 yaşına gelene kadar yoksul bir köylü saz şairi olarak yaşayan Veysel artık kabuğunu kırmış, meslekteki ilk hamlesini yapmıştır. O güne kadar <Kör Veysel’ adıyla anılan bu kişi, artık `Aşık’ payesi verilerek anılacak, ilk önce kendi vilayetinde, sonradan da tüm yurtta tanınarak Türk müzik ve edebiyat kültüründe seçkin yerini alacaktır.

İşte bu bayramla aşıklık mesleğinin kapılarını aralayan Veysel’in kısa zamanda dili çözülür, yalnızca eski aşıkların deyişlerini değil, kendi deyişlerini de özgüvenle çalıp söylemeye başlar. Yüzlerce şiir söyler, onlarca plak doldurur, memleketin dört bir yanında konserler verir, Köy Enstitülerinde eğitmenlik (belletmenlik) yapar. Hakkında kitaplar, makaleler yazılır. Adından ve sanatından yaşarken ve öldükten sonra- en çok söz edilen aşıklardan biri olur. Her ne olursa olsun doğanın o en acımasız kuralı, Veysel için de geçerlidir elbette. Yalnız bu kural bazen acı çektirerek, yatağa düşürerek işler. İşte Veysel de böyle bir dertle yatağa düşer. Onulmaz derdinin adı akciğer kanseridir. Derdinin çaresizliğini kendisi de bildiğinden, son günlerini köyünde geçirmek ister. 21 Mart 1973 günü Aşık Veysel Şatıroğlu yaşamını yitirir. 22 Mart günü de ‘sadık yari’ olan kara toprakla buluşur.

SANATI VE ESERLERİ

Aşıklık Geleneği ve Aşık Veysel: Veysel’in köyü Sivrialan, ‘Emlek’ adı verilen ve daha çok Türkmen toplulukların yaşadığı bir yörenin içinde yer almaktadır. Sivrialan’a da bu yörenin âşıkları sık sık uğrar, sohbetler, muhabbetler, cemler yapılır. Veysel küçüklüğünden beri bu toplantılara katılmış, yörenin âşıklarından deyişler dinlemiştir. Babası. da bu tür muhabbetlerin müdavimlerindendir. Veysel’in şiire, saza, söze merakını keşfeden Ahmet Ağa, oğluna bir bağlama yaptırır. ilk saz derslerini kendi köyünün usta sazcılarından Molla Hüseyin’den ve Çamşıhılı Ali Ağa’dan alır Veysel. Çalıştıkça saz çalmayı ilerletir; dağarcığına yüzlerce eseri katar. Kısa zamanda Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Agahi, Sıtkı, Veli gibi usta aşıkların deyişlerini, sazıyla köyünde yapılan toplantılarda seslendirebilecek düzeye gelir. Aşıklığa ilişkin ilk adımların atıldığı bu yıllarda, Sivas’ta ve Sivrialan’da gelenek hiç kuşkusuz hâlâ tüm canlılığı ile yaşamaktadır.

Veysel de artık diğer ozanların deyişlerini söylemenin yanında kendisine ait sözlerle bu geleneğin içinde var olmak arzusu içine girecek ve duygularını sözlerle dile getirmeye başlayacaktır. Bu onun aşıklık mesleği için başlangıç dönemidir. 1900’lü yılların ilk çeyreğinde Anadolu toprakları üzerinde cereyan eden olaylar ve bu olayların sonucunda karşı karşıya kalınan siyasal durumun Cumhuriyet rejimini doğurması, geleneksel kültür hareketleri içinde en önemli taşıyıcı ve tamamlayıcı unsurlardan biri olan aşıkların bu rejime büyük ilgi duymaları sonucunu doğurmuştur. Osmanlı imparatorluğu döneminde -zaman zaman tekke kültürü içerisinde yer alsalar, büyük şehirlerin çeşitli muhitlerinde ve asker ocaklarında farklı bir görünüm sergileseler dahi- köylü kültürünün bir parçası olarak görülen aşıklar, Cumhuriyet’in kendileri için bir çıkış yolu olacağını kısa zamanda fark etmişlerdir. “Köylü memleketin efendisidir”sözünden güç alarak, kentli olma, medeniyetle bütünleşme yolunda kısa zamanda büyük atılımlar yapılacağı ümidi, aşıklarda sürekli var olmuştur. Bu bakımdan yönetimin onlara verdiği/yüklediği görevleri yine toplum adına kullanarak yeni rejimi desteklemekten geri durmamışlardır.

Cumhuriyet bir açıdan sosyal değişim ve dönüşüm projesi olduğundan, bu değişim ve dönüşümün getirdikleri aşıkları da etkilemiştir. Bu genel değerlendirmenin daha pek çok sosyal olguya indirgenmesi mümkünse de, biz burada daha fazla ayrıntıya girmeden yukarıda ele almaya çalıştığımız bu dönem ve bu dönemin yetiştirdiği aşık tipinin belirgin siması Aşık Veysel’e getirmek istiyoruz sözü. İşte Aşık Veysel böylesi bir dönemde bir kısım fikir ve sanat adamının ‘halkçı’ görüşleri doğrultusunda Anadolu’yu anlama gayretleri sırasında keşfedilmiş ‘özel’ bir aşıktır. Veysel için Aşıklar Bayramı önemli bir olaydır; ki bu organizasyon, o güne değin elinde sazı, yöresinin türkülerini ve eski aşıkların deyişlerini söyleyen yerel sanatçı tipinden çıkıp aşık kimliğine geçişin sürecini belirlemiştir. Veysel’i aşık yapan, elbette tek başına Aşıklar Bayramı değildir. Bu yalnızca bir vesiledir. Aşık Veysel’in iç çelişkileri, yaşama dair beklentileri, daha önce yaşadığı dramatik olaylar, onun duygu dünyasını geliştirmiş, belki de o güne kadar olgunlaşmasını sağlamıştır.

O, Anadolu’nun ortasındaki bir köyde kendi sosyal çevresinin oluşturduğu şartlar ve iç dünyasının yönlendirmesiyle yetişmiş bir köylü aşıktır. Şeklen geleneksel çizgisini sürdürse de `gelenekçi bir aşık’ değildir o. Kendi bildiklerini (veya doğru bildiklerini) anlatmak ve bir ölçüde de geçimini temin etmek için düşer yollara. Bu bakımdan geleneksel ‘gezgin aşık’ tipinin modern versiyonu olarak görebiliriz Veysel’i. Köyden köye, şehirden şehire dolaşır durur memleketi. Önceleri yanında İbrahim adli bir arkadaşı vardır. 1940’a kadar onunla gezerler. Daha sonra köylüsü, ‘Küçük Veysel’ lakabıyla anılan bir genç arkadaşı ile -Veysel Erkılıç- dolaşırlar yurdu. Küçük Veysel, onun hem can yoldaşı, hem de meslek arkadaşıdır. Her gittikleri yerde birlikte çalar, çağırırlar. Fikirleri de uyar birbirlerine, sesleri de. Küçük Veysel, yaşama genç yaşında veda edince Veysel yalnız kalır. Son- zamanlarına kadar ona yolculuklar-da eşlik eden oğlu Ahmet Şatıroğlu olmuştur.

Halk Şiiri İçinde Aşık Veyselin Yeri Aşık; kendi deyişlerini (şiirlerini) yazan veya söyleyen yerli halk sanatçısı tipine verilen isimdir. Zira Anadolu’nun çeşitli yerlerinde aşık adıyla anılan -Veysel’in daha önce yaptığı gibi- yöresindeki eski ve yeni aşıkların deyişlerini seslendiren, halk türkülerini çalan ve okuyan kişiler de vardır. Ancak Anadolu yarımadasında karşımıza çıkan aşıkların bazı özellikleri Veysel’de yoktur. Örneğin Veysel ‘atışma’ yapmaz, ‘muamma’ çözmez, ‘leb-değmez’ söylemez; gördüğü rüya sonucunda p’ir elinden dolu içip dili çözülmemiştir. Buna karşın `aşık şiiri’ geleneğinin tüm şekil özellikleri Veysel’in şiirlerinde görülür. Veysel şiirlerinde, hece veznini ve bu veznin 8’li ve 11’li kalıplarını kullanır.

Deyişlerinde (ki Veysel, ‘şiir’ yerine ‘deyiş’ demeyi tercih eder) daima özlü ve içten bir anlatım vardır. Doğayla, insanla, toplumla yoğrulmuş sözler Veysel’in şiirlerinde en üst düzeyle dile getirilir. Özellikle ‘toprak’ üzerine söylediği deyişler, insana varlık ve yolduk arasındaki derin gitgelleri hatırlatan duru ifadeleri içerir. Köyün, köylünün, kır toplumunun en fazla önemsediği ve yaşamını bağladığı ‘toprak’, Aşık Veysel’in şiirinde -o güne kadar hiç ele alınmamış bir biçimde- irdelenmiştir:

“Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır”

Bu deyişindeki lirizmin, tasvir zenginliğinin yanında toprakla olan ilişkisini anlatan daha basit deyişleri de vardır:

“Aslıma karışıp toprak olunca
Çiçek olup mezarımı süslerim

Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar
Gökyüzünde dalgalanır seslerim” Ya da:

“Veysel der çıkayım bir yüce dağa
Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa
Zaman gelir terim düşer toprağa
Karışır toprağa toz olur gider”

Aşık Veysel’in şiirlerindeki pastoral anlatım gerçekten doğayı gözle göre-bilen bir kişinin dahi ilerisindedir. “Cümle ağaç uykusundan uyandı Giyinmiş donunu yeşil atlastan İrenk irenk çiçeklere boyandı Gidermiş keder kurtulmuş yastan” Veysel inançlı bir insandır. Allah’ın varlığını ve birliğini deyişlerinde sürekli tekrarlar: “Allah varlığı mevcut insanda”, “Allah birdir inanmışız insana”, “Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar”, “Korkarız Allah’tan bir de vicdandan” gibi dizeler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Zaman zaman da çok samimi bir üslupla Allah’la söyleşir:

“Bu gemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun bunda senin”

“Saklarim gözümde güzelliğini
Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda”

Deyişlerinde köy ve çevresinin sosyal yapısına ilişkin örneklemelere bolca yer verir. Bunu biraz daha ileri götürerek yurt genelindeki çoğu olayda köyü ve köylüyü temel alarak fikir beyan eder. Ancak -daha sonraki bölümde bu konuya değineceğimiz gibi- tüm bu olayları işleyen/içeren şiirlerinde yöneten ve yönetilen arasındaki çelişkiye dair eleştirel bir yön bulmak zordur. Çünkü dönemin entelektüelleriyle ve devlet erkânıyla, dolayısıyla rejimle ve onun ideolojisiyle sıkı ilişkileri vardır Veysel’in.

Aşık Veysel’in âşıklık geleneği içinde önemli bir yer oluşturan ‘Alevi âşıklar’ arasında da özel bir konumu vardır. Alevi kültürü içinde yetişmiş olması, onun duygu dünyasını hiç kuşku yok ki direkt etkilemiştir. Ancak o, ne Aleviliğini ne de Aleviliği -birkaç örnek hariç- deyişlerinde işlememiştir. Bunu, o dönemin koşullarında kendisine yüklenen veya yüklediği ‘ayrılıkçı’ değil `birleştirici’ bir kimlik taşıma misyonuna bağlamak mümkündür. Alevi kültürünün `mersiye’ (Kerbelâ için), `semah’ gibi türlerindeki bazı örneklerini -usta mali eserler olsa da- seslendirmiştir. Ancak Alevi-Bektaşi edebiyatının en karakteristik temalarından olan `Duvaz-İmam’, `Kerbela mersiyesi’, `Hz. Ali Nâtı’, `Miraçlama’ vs. türlerde örnekler vermediğini bu türden şiirleri varsa da- en azından bunların yayımlanmadığını biliyoruz.

Aşık Veysel’in âşıklık geleneği içindeki konumunu yukarıda kısaca ele almaya çalıştıktan sonra, şimdi de âşıklığı üzerinde yapılan tartışmalara ve görüşlere kısaca değinelim: Hemen belirtmekte yarar vardır ki bunlar daha çok Veysel’in ölümünden sonra ortaya çıkan, bilimsel bir üslup ve yöntem izlemekten ziyade, duygusal ve ideolojik yanı ağır basan görüşlerdir ve bu perspektifle değerlendirilmelidir. Bu görüşlerden ilki, folklorcu Cahit Öztelli’ye aittir. Öztelli şöyle diyor yazısında: “…bir sanatçıda her şeyden önce sanat gücüne bakılır. Değeri ona göre biçilir. Konuları ne olursa olsun, söyleyiş biçimine, diline, sazına, güzelliği getirişine bakılır. Bu bakımdan Veysel’e güçlü ozandır demeye hak kazandıracak yanı çok azdır (…) Onun dostlarına bu yargılar belki acı gelecekti, ama ne yapalım ki gerçek budur. Veysel çok şişirilmiş bir balondu.”

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ise şöyle demektedir:

“…âşık geleneğinin son ve büyük temsilcisi ise Aşık Veysel’dir. (…) Aşık Veysel’in bir büyük taraf da aşın cereyanlara kapılmamasıdır. Bazı âşık geçinen kimseler saz ve sözlerini sosyalizmin, marksizmin emrine vermişler ve yok olup gitmişlerdir. O saz ve sözünün haysiyetini korumasını bilmiştir. Bir zümrenin değil, milletin şairi olması bu sebepledir. Veysel milletin ve vatanın bütünlüğüne inanan, bunu dile getiren aşıktır. Devrimizin en büyük (fişık’ı olarak edebiyat tarihimizde mümtaz bir yer alacaktır.”

Doğan Hızlan ise şu sözlerle tanımlar Aşık Veysel’i: “Halk şiiri geleneğinin son temsilcisi Aşık Veysel öleli dört yıl oldu. Aradan geçen dört yıl şu değerlendirmeye götürüyor bizi. Aşık Veysel’den sonra halk şiiri geleneği noktalandı.”

Görülen odur ki yazılanların ve söylenenlerin tümü acele ile kaleme alınmış duygusal ve popüler yazılardır. Hiçbir bilimsel analiz yapılamadan 1970% yılların ‘tozu dumanı’ içerisinde heyecanla yazılmışlardır. Aşık Veysel ne ‘çok şişirilmiş bir balon’dur, ne de `aşıklık geleneğinin son temsilcisi’dir. Bu türden fikirleri bugün dahi dile getiren pek çok kişi vardır elbette… Aşık Veysel’in tüm özellikleri ancak çeşitli disiplinler tarafından analizler yapıldığında ve bütüncül olarak ele alındığında anlaşılabilecektir. Böylelikle geleneğin içindeki Aşık Veysel’in sanatsal, ideolojik, felsefi yönleri daha rahat ortaya konulmuş olacaktır.

Aşık Veysel’in Türk Halk Müziğindeki Yeri ve Önemi: Aşık Veysel geleneksel aşık tipinin kendi yöresi içinde yer alan tüm özelliklerini taşımaktadır. Bu bakımdan özgün bir saz çalış tekniği vardır ve de-yişlerini bu tavnn dışında çalmamaya özen gösterir. Kendine has bir söyleme tekniği ile diğer icracılardan hemen ayrılır. Deyişlerini ve yöre türkülerini bütünüyle yerli ağızla söyler. Bu konuyla ilgili olarak Ruhi Su, bir anısında Veysel’in tavır konusundaki hassasiyetini şu sözlerle dile getirir: “Veysel ile tanışmaları oldukça ilginç. Sanırım 1941 yıllarıydı. Ankara’da Ahmet Kutsi Tecer Bey’in evindeydim. (..) Bir ara, türkü söyleme arzumu belli ettim. ‘Pekala, hadi bakalım Ruhi Su, sen de bir iki türkü söyle’ dediler. Bir saz eşlik] olmadan birkaç türkü söyledim. Sonunda, ‘nasıl buldun Veysel?’ diye bir soru atıldı ortaya. Veysel düşündü; ‘efendim dedi, dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getiritsin, güzel saksılarda güzel topraklar içinde yetiştirir, geliştirirsin. Belki, bir gün daha güzel bir çiçek olur, ama eski kokusunu belli ki bulamayız’ dedi. Ben bu davranışa biraz alındım. Gereken dersi de aldım.

Ama işimin yanlış olmadığını da biliyordum. Benim aldığım müzik kültürü, ses eğitimi içinde görevim zaten, işte o başka çiçeği bulmaktı. O gelişmiş başka çiçeği…” Müzikal uygulamaları bakımından Aşık Veysel’i her ne kadar geleneğin içinde görsek de, o aynı zamanda geleneğin içinde kendi tarzım oluşturabilmiş bir sanatçıciır. Geleneği hem yeniden üreten bir vasfa sahiptir, hem de geleneğin aktancısı konumundadır. Örneğin aşık tavrı dışında kalan repertuar için-de Sivas yöresinin pek çok türküsünü çalar ve söyler. Kekliğidim Vurdular; Çiğdem Derki Ben Elâyım, Yüce Dağ Başında Kar Var Buzunan, Bülbül, Hacı Bey’in Ağıtı gibi kırık havalar; Yastadır Ey Deli Gönül, Ağ Gül Seni Camekanda Görmüşler gibi uzun havalar hep onunla hayat bulmuş ve ondan derlenmiş halk ezgileridir. Yani bir bakımdan Veysel yerel halk ezgilerinin kaynak kişisidir de. Aşık şiiri içinde yer alan ezgilerin ve deyişlerin bir kısmının repertuara kazandırılması da Veysel sayesinde olmuştur. Kul Olayım Kalem Tutan Ellere (Pir Sultan Abdal), Yiğitler Silkinip Ata Binince (Köroğlu), Dedim Dilber Didelerin Islanmış (Erzurumlu Emrah) bunlardan yalnızca birkaçıdır. Tüm bu repertuan hafizasında tutar. Hafızayı canlı tutmak ve de-yiş/türkü sözlerini unutmamak için sazından yararlanır. Veysel bir söz ustası olmakla beraber sazsız düşünülemez elbette. Bulunduğu ve tabi’ olduğu kül-tür saza kutsiyet izafe eder ve ‘aşık’ sazsız düşünemez. Ancak onun gibi pek çok aşık için geçerli olan bu durum Veysel söz konusu olduğunda aynca ele alınmalıdır. Zira onun bağlamayla olan ilişkisini ikili bir sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek gerekir: Sazı onun için hem dilinin çözülmesi, hem de `gönlüne dert ortağı’ olması için kullandığı bir araçtır. Bağlamasına verdiği düzen (akort) ile öylesine özdeşleşmiştir ki halk müziği terminolojisinde bu akort sistemine ‘Veysel Düzeni’ adı verilir.

Cumhuriyet İdeolojisi ve Aşık Veysel: Hiç kuşku yok ki Anadolu’nun ortasındaki bir köyde basit bir hayat süren orta yaşlı bir sazcıyı ‘Aşıklar Bayramı’ adı altında düzenlenen bir organizasyon sayesinde keşfedenler, Cumhuriyet ideolojisini tüm yurda yayılmasını amaçlayan ve gittikleri yerleri `aydınlatmak’ üzere görevlendirilen sanat ve fikir adamlarından başkaları değildiler. Ahmet Kutsi Tecer ve Muzaffer Sarı-sözen başta olmak üzere daha pek çok kişi Veysel’in tanınmasında büyük rol oynamışlardır.

Veysel’in ilk şiirleri Ankara Halkevi’nin resmi yayın organı olan Ülkü’de yayımlanır. 1940 yılında Ahmet Kutsi Tecer, Veysel’in kırka yakın şiirini bir kitap bütünlüğünde yayımlar, ki bu Veysel’in ilk şiir kitabı olmuştur.

Aşık Veysel, profesyonel meslek yaşamına başladıktan sonra devlet erkânıyla daima iyi ilişkiler içerisine girmiştir. Behçet Kemal Çağlar, Sabahattin Eyüboğlu, Refik Ahmet Sevengil, Baki Süha Ediboğlu, Mesud Cemil Tel, Ahmet Hamdi Tanpınar ve daha nice bürokrat, bilim insanı ve sanatçıyla dostluk ilişkisi yaşadığı bilinmektedir.

Atatürk devrimlerine sıkı sıkıya bağlı bir âşıktır. O, Atatürk’ün açtığı yoldan gösterdiği hedeflere ulaşmak için çalışmanın en büyük erdem olduğunu düşünür:

“Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası
Kurtardı vatani düşmanımızdan
Canım bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan”

Dizeleriyle başlayan bu destan 1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü nedeniyle yazılmıştır. 1938 yılında Atatürk’ün ölümü üzerine söylediği Atatürk’e Ağıt adlı deyişi onun için asıl dönüm noktası olmuştur.

“Ağlayalım Atatürk’e
Bütün dünya kan ağladı
Hükümrân olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı”

Atatürk’ün ölümünün ardından söylediği bu deyiş hemen plağa alınmış, radyolarda sürekli çalınmış, kasaba ve şehirlerde hoparlörler aracılığı ile geniş kitlelerin duyması sağlanmıştır. Böylelikle Aşık Veysel’in yurt genelinde sesinin duyulmadığı yer kalmamıştır. 1940’lı yıllara gelindiğinde artık iyiden iyiye Veysel’in ‘büyük bir aşık’ olarak tanınacağı koşullar hazırlanmış bulunmaktadır. Bu dönemde Veysel, Köy Enstitülerinin bünyesinde (belletmen’ olarak görev almaya başlar. Köy Enstitülerinde bazen saz dersi verdiği, öğrencilerle türküler çalıp söylediği bilinmektedir. Kanaatimizce Veysel’in enstitülerde daha önemli bir misyonu bulunmaktadır. Bilindiği gibi Köy Enstitüleri, köylü çocukları arasından seçilen gençleri çeşitli alanlarda (eğitim, tarım, sanat, sağlık) yetiştirerek tekrar köye göndermeyi, dolayısıyla aydınlanmayı ve ‘kalkınmayı’ köyden başlatmayı amaçlayan bir projenin kurumlandır. Burada yetişen köylü çocuklarına, müzik, resim, heykel gibi sanatlarını formal eğitimleri en üst düzeyde verilmektedir. Ancak bu kurumlarda köylü çocuklarının dilinden anlayan köylü edasıyla konuşan kişilere de ihtiyaç vardır. İşte Aşık Veysel de böyle bir ihtiyacın sonucunda, köylü çocuklarına köy türkülerini söyleyen ve söyleten, onlara Atatürk devrimlerinin yılmaz savunucusu olmaları yolunda öğütler veren bir halk şairidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.